Muhammed Ali Cankatar

Directions Website

Muhammed Ali Cankatar Chairman of TATIC TRADE & INVESTMENT COUNCIL/ CPA / INDEPENDENT AUDITOR / FORNEVA / ASISTA

İzmir’den değerli kardeşim Mihrinaz Seyhan Kurt hanımefendi bugün ziyaretimize geldi. TATİC İsveç ve İskandinavya Temsil...
14/10/2026

İzmir’den değerli kardeşim Mihrinaz Seyhan Kurt hanımefendi bugün ziyaretimize geldi. TATİC İsveç ve İskandinavya Temsilcisi Ayşe Anna Hanım’ın da refakat ettiği bu nazik ziyaret ve değerli sohbetleri için kendilerine teşekkür ediyorum.

Bugün kıymetli bir büyüğümüzü, değerli abimiz Mustafa Duran’ı ofisimizde ağırlamanın mutluluğunu yaşadık.Uzun yıllar Avr...
14/10/2026

Bugün kıymetli bir büyüğümüzü, değerli abimiz Mustafa Duran’ı ofisimizde ağırlamanın mutluluğunu yaşadık.

Uzun yıllar Avrupa’daki Milli Görüş Teşkilatları'nda önemli hizmetlerde bulunan; aynı zamanda "Türkiyem" markasıyla Avrupa pazarında gıda toptancılığı alanında uzun yıllar başarılı çalışmalara imza atan Mustafa Bey, geçmişte Orduspor’umuzun kulüp başkanlığını da yapmış, memleketimiz Ordu'nun sevilen kanaat önderlerinden biridir.

Böylesine değerli birikimlere sahip bir abimizle bir araya gelip hasbihal etmek bizim için çok kıymetliydi. Bu nazik ziyareti ve hoş sohbeti için kendisine yürekten teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarında başarılarının devamını diliyorum.

Kıtalararası enerji ağlarında, sessiz ama stratejik adımlar atmaya devam ediyoruz. Bugün, Kuzey Afrika’nın en önemli kap...
13/10/2026

Kıtalararası enerji ağlarında, sessiz ama stratejik adımlar atmaya devam ediyoruz.

Bugün, Kuzey Afrika’nın en önemli kapılarından Libya’dan kıymetli kardeşim ve Alwarid Petrol Services’in sahibi Atiye Elfarasi’yi merkezimizde ağırladık.
Ham petrol ve dizel tedarik zincirleri üzerine gerçekleştirdiğimiz bu özel görüşme, sınırları aşan güçlü bir ittifakın zeminini oluşturuyor.

FORNEVA INTERNATIONAL olarak, uluslararası ticaretin derin dinamiklerine hakim, mutlak güvene ve stratejik sırdaşlığa dayalı kalıcı köprüler kuruyoruz.

Geleceğin enerji hatlarını, doğru coğrafyalarda ve sağlam müttefiklerle, kararlılıkla örüyoruz.

FABRIKASI OLMAYAN SERVET826 milyar liralık fon krizinin dersi: Yasal olan her kazanç meşru değildir — borsa kumarhane de...
13/10/2026

FABRIKASI OLMAYAN SERVET

826 milyar liralık fon krizinin dersi: Yasal olan her kazanç meşru değildir — borsa kumarhane değil, ortaklık meydanıdır


Bu satırları bir denetçinin / mali müşavirin soğukkanlılığıyla değil, bu toprakların bir evladının içi yanarak yazıyorum. Niyetim kimseyi karalamak değil. Kimin ne kadar götürdüğü, kimin villası, kimin teknesi beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren, dört yüz elli binden fazla insanın — çoğu emekli, memur, esnaf, yani alın teriyle biriktirmiş sade insanların — parasının nasıl eriyip gittiği; ve bu acıdan hangi dersi birlikte çıkarabileceğimizdir. Çünkü kanaatimce mesele bir avuç kurnazın hilesi değil; o hileye yıllarca kapı aralamış olan düzenin kendisidir. Hırsızı yakalamak adalettir, şarttır; ama hırsızın girdiği deliği örmezsek, ev yarın yine soyulur.
Bir devletin aklı, tek tek olaylarla değil, sistemle uğraşmak zorundadır. Vatandaş bir fona kapılır, bu insanî bir zaaftır; ama devlet aklı, o zaafı bilip ona göre düzen kurmakla mükelleftir. İşte bu yazıda anlatmaya çalışacağım şey de bir kişi ya da bir fon değil, bütün bir işleyişin arızasıdır. O yüzden bu yazı bir öfke değil, elimden geldiğince sakin bir teşhis ve bir çözüm denemesi olsun istiyorum.

Önce Sade Türkçeyle: Ne Oldu?

Olanı, mahalledeki komşumun da rahatça anlayacağı bir dille anlatmak isterim; çünkü anlaşılmayan bilgi, hiç verilmemiş gibidir.
Borsada işlem gören her şirketin piyasada gezen, el değiştiren bir pay miktarı vardır; buna "fiili dolaşım" denir. Bir şirketin hisselerinin çok azı piyasada dolaşıyorsa, o hisseyi oynatmak kolaylaşır; küçük bir havuza atılan taşın büyük dalga yapması gibi. İşte bir grup portföy yönetim şirketi, tam da bu az dolaşımlı hisseleri seçti. Topladıkları fon parasıyla bu hisselere yüklendiler; ortada satacak az pay olunca fiyat suni olarak şişti. Bazı hisseler, şirketin gerçek kârıyla, malıyla, mülküyle hiçbir ilgisi olmayan biçimde kat kat yukarı çıktı.
Fiyat şişince, o hisseyi taşıyan fonun değeri de kâğıt üstünde kabardı. Fonun getirisi "parladı". Sonra ne oldu? Vitrine konan bu yüksek getiri, "ben de kazanayım" diyen sade vatandaşı içeri çekti. Para fona aktı. Ve tam herkes içeri dolduğunda, oyunu kuranlar ellerindeki şişmiş payları sattı ve sessizce kapıdan çıktı. Fiyat çöktü, fon eridi; en son giren — yani çoğu zaman en masum, en çaresiz olan — elinde bir avuç külle kaldı. Finans dilinde buna "şişir ve boşalt" denir. Sade haliyle: Kalabalığı tepeye çıkarıp merdiveni çekmek.

Düzenleyici kurum nihayet 2026 Eylül'ünde yüz otuzu aşkın fonu işleme kapatıp tasfiye başlattı. Savcılık soruşturma açtı, tutuklamalar oldu, mal varlıklarına tedbir kondu. Bunların hepsi gereklidir. Ama hepsi, at çalındıktan sonra ahırın kapısına kilit vurmaktır. Benim derdim ahırın kapısından çok, o kapının neden yıllarca açık kaldığıdır.

Dost acı söyler: Bu krizde asıl düşündürücü olan, dolandırıcının zekâsı değil; aynı oyunun dünyanın her yerinde aynı senaryoyla oynandığını bile bile, önceden görecek düzeni kurmamış olmamızdır. Dolandırıcı yeni bir şey icat etmedi; biz eski bir dersi bir daha unuttuk.

Hiç Kimsenin Cebine Üretim Girmedi

Bu krizin kalbinde, üzerinde pek durulmayan bir gerçek var: Bu oyunda tek bir kuruş bile üretimden kazanılmadı.
Bir fabrika kurulmadı. Bir tezgâh dönmedi. Bir ton çelik dökülmedi, bir çuval buğday hasat edilmedi, bir satır yazılım yazılmadı. Hiçbir yeni değer ortaya çıkmadı. Olan tek şey şuydu: Para, bir cepten çıkıp başka bir cebe geçti. Saf, çıplak bir servet transferi. Bankacılık üzerine yazdığım çalışmada bu durumu şöyle anlatmaya çalışmıştım: Bu tür bir sistemde zenginlik üretilmez, yalnızca el değiştirir; emekten alınır, emeği hiç olmayan ama oyunu kurana aktarılır. Fon krizi, bunun borsadaki tam karşılığıdır.

Bu neden bu kadar önemli? Çünkü üretimden gelmeyen her büyük kazanç, mutlaka birinin kaybından gelir. Üretim büyüyorsa herkes aynı anda kazanabilir, çünkü pasta büyür. Ama ortada yeni bir üretim yoksa, pasta sabittir; birinin dilimi büyüyorsa, bir başkasının dilimi küçülmüş demektir. Bu oyunda kazananın cebine akan para, kaybedenin — yani sade vatandaşın — cebinden çıkan paranın ta kendisiydi. Bu yüzden buna "yatırım" demek, kelimeye haksızlık olur. Bu bir yatırım değil, el değiştiren bir kumardı; üstelik zarları önceden hileli bir kumar.

Burada çok önemli bir ayrıntı var, çünkü insanlar "para buharlaştı" diyor. Hayır, para buharlaşmadı. Servet yok olmaz, yalnızca yer değiştirir. Kaybolduğu söylenen o paranın çok net bir adresi vardır: Birinin cebinde, birinin hesabında, bir yerlerde durmaktadır. "Buharlaştı" demek, çoğu zaman "kimin aldığını aramaktan vazgeçtik" demenin kibar halidir. Oysa o paranın peşine düşmek, bu işin en önemli kısmıdır — buna yazının ilerleyen bölümünde döneceğim.

Dost acı söyler: Bir ekonomide insanlar üretimden değil, birbirinin cebinden zengin olmaya başladıysa, orada büyüyen servet değil, çürüyen ahlaktır. Çünkü üretmeden kazanmak, çoğu zaman birini farkında olmadan soymadan mümkün değildir.

Asıl Mesele: Borsaya Para Koymak, Her Zaman Üretime Para Koymak Değildir
Sanırım kamuoyunun en çok kafasının karıştığı, ama işin özünü oluşturan nokta burası. Onun için bunu ayrı bir başlıkta, sabırla açmak isterim.

Bir şirket ilk defa halka açıldığında, yani "birincil piyasada", sattığı payların karşılığında topladığı para doğrudan şirketin kasasına girer. İşte gerçek anlamda üretime dönüşebilecek para budur: Şirket o parayla fabrika kurabilir, makine alabilir, işçi çalıştırabilir, ihracat yapabilir. Buraya kadar her şey yolunda; bu, sağlıklı bir ortaklıktır.

Ama o ilk günden sonra, hisse borsada elden ele dolaşmaya başladığında — yani "ikincil piyasada" — iş değişir. Siz bir hisseyi borsadan satın aldığınızda, verdiğiniz para şirketin kasasına girmez; o payı size satan kişinin cebine gider. Ertesi gün siz başkasına satarsınız, para onun cebinden sizin cebinize geçer. Şirket bu alışverişlerin hiçbirinden tek kuruş almaz; onun fabrikasına, üretimine bu trafiğin doğrudan bir katkısı olmaz. Yani borsadaki günlük işlemlerin ezici çoğunluğu, aslında şirkete değil, sadece alıcıyla satıcı arasında dönen bir el değiştirmedir. İşte tam da bu yüzden, dar bir havuzda bu el değiştirme kolayca bir kumara dönüşebiliyor: Herkes malı bir sonrakine daha pahalıya satmanın peşine düşüyor, kimse o şirketin gerçekten ne ürettiğine bakmıyor.

Peki "gerçek ortaklık borsası" nasıl olur?

Çare borsayı kapatmak değil; onu yeniden bir ortaklık meydanına çevirmektir. Bunu birkaç cümleyle geçiştirmek istemiyorum, çünkü meselenin kalbi burada.
Gerçek ortaklık borsasında vatandaş, bir hisseyi "bir sonraki enayiye daha pahalıya satmak" için değil, o şirketin gerçek ortağı olmak için alır. Bunun somut karşılığı şudur: Şirketin asıl cazibesi, hissenin bir gecede fırlaması değil, düzenli dağıttığı temettü, yani kârından ortağına verdiği paydır. Böyle bir düzende insan, "bu şirket ne kadar kâr ediyor, bana ne kadar pay veriyor" diye bakar; "bugün aldım yarın satacağım" diye değil. Uzun vadede elde tutanın vergisi düşer, halka arzlarda önceliği olur; sabır ödüllendirilir, spekülasyon caydırılır. Şirketler, topladıkları parayı nereye harcayacaklarını baştan taahhüt eder ve bu sözün tutulup tutulmadığı kamuya açık bir panoda izlenir. Büyük varlıklar — enerji santrali, liman, altyapı — küçük paylara bölünüp vatandaşa doğrudan açılır; böylece sade insan bir sahtekârın fonuna değil, gerçek bir üretime ortak olur. Kısacası ağırlık "al-sat-kaç"tan "ortak ol-üret-paylaş"a kayar. İkincil piyasadaki alım-satımı tümüyle yok edemeyiz, buna gerek de yok — likidite lazımdır — ama sistemin ruhunu kumardan ortaklığa çevirebiliriz. Borsa 2.0 dediğim şey, özünde budur: Borsa bir oyun masası değil, milletin tasarrufunu üretime, üretimi de refaha bağlayan adil bir ortaklık düzenidir.

Halka Arzlar Neden Bu Kadar Sorunlu?

Madem iş birincil piyasada, yani halka arzda başlıyor, asıl yarayı da orada aramak gerekir. Bugünkü halka arzların en büyük derdi şudur: Çoğu zaman şirketin gerçek değeriyle hiç ilgisi olmayan şişkin fiyatlarla yola çıkılıyor.

Zayıf bilançolu, borç batağındaki, nakit üretemeyen bir şirket bile cazip bir ambalajla halka açılabiliyor; fiyat, gerçek talebi değil, günün hevesini yansıtıyor. Böyle şişkin bir fiyatla gelen hisse, küçük yatırımcıyı daha ikinci günde yarı yolda bırakıyor. Üstüne bir de fiili dolaşımın düşük tutulması ekleniyor: Payların çok azı piyasaya veriliyor, büyük kısmı dar bir elde kalıyor. Dar havuz demek, az önce anlattığım o manipülasyona açık zemin demek.
Bunun çaresi olarak yıllardır savunduğum şey, halka arzlara bir "kalite ve adalet kapısı" koymaktır. Kısaca: Kârlılık, özkaynak gücü, borçluluk ve nakit yaratma kapasitesi için açık alt sınırlar olmalı; zayıf bilançoyla bu kapıdan girilememeli. En az üç bağımsız değerleme raporu zorunlu olmalı, raporlar arasında büyük fark çıkarsa fiyat gözden geçirilmeli. Şirket, topladığı parayı nereye, hangi takvimle harcayacağını baştan, herkesin anlayacağı sade bir dille taahhüt etmeli; bu sözün tutulup tutulmadığı kamuya açık bir "ilerleme panosunda" düzenli izlenmeli. Piyasaya verilen pay oranı belirli bir tabanın altına düşmemeli ki havuz dar kalmasın. Ve belki en önemlisi: Uzun vadeli ortak olmaya niyet eden yurt içi küçük yatırımcıya öncelik tanınmalı; şirketin büyük ortakları ve yöneticileri, halka arzdan sonra belirli bir süre hisse satmayacaklarına dair bağlayıcı söz vermeli. Kısacası halka arz, "kasaya para doldurma" işlemi olmaktan çıkıp topluma verilen bir ortaklık sözüne dönüşmelidir.

Bankalar Parayı Nasıl "Yaratır"? Bu Balon Hangi Suyla Şişti?

Şunu da sormak gerekiyor: Bu fonlar o şişkinliği hangi parayla yaptı? Cevabın bir kısmı, çoğu insanın hiç bilmediği bir gerçekte saklı: Bankalar parayı yaratır.
Çoğumuz şöyle sanırız: Banka, benim yatırdığım mevduatı alır, bir başkasına kredi olarak verir; yani hazır parayı el değiştirir. Gerçek bu değildir. Bugünkü sistemde banka, size kredi verdiğinde kasasındaki parayı vermez; hesabınıza bir rakam yazar ve o an, yoktan yeni para yaratmış olur. Buna "kısmi karşılık sistemi" denir: Banka, elindeki mevduatın yalnızca küçük bir bölümünü (diyelim yüzde onunu) karşılık tutar, gerisinin birkaç katını kredi olarak "yaratır". Yani piyasadaki paranın büyük bölümü, matbaada basılmış banknot değil, bankaların bilgisayarına yazılmış borç kaydıdır. Doktrinimde buna "modern sihirbazlık" dedim; çünkü gerçekten de yoktan var etme sihridir.

Bunun bu krizle ne ilgisi var? Çok ilgisi var. Bu şekilde, karşılıksız yaratılan paranın önemli bir kısmı gerçek üretime değil, spekülasyona akar; emlak balonları, borsa balonları böyle doğar. Bir fon, o şişkinliği çoğu zaman sağlam bir sermayeyle değil, borçla, kaldıraçla, birbirine verilen teminatsız kredilerle büyütür. İlişkili şirketlerin birbirini fonlaması, fonların birbirinin hissesini el birliğiyle yukarı taşıması — hepsi bu kör noktalardan beslenir. Havuzun suyu dönüp dolaşıp kendini besliyorsa, orada akan temiz su değil, döndürülen aynı sudur.

Daha da ağır bir sonucu şudur: Banka para yarattığında, o an elinde parası olan herkesin — yani bütün milletin — parasının değeri azıcık erir. Çünkü mal ve hizmet artmadan para arttığında, enflasyon doğar. Yani karşılıksız para yaratmak, görünmez bir vergidir; kimseye sorulmadan, milletin cebinden sessizce alınır. Bankacılık 2.0'da bu yüzden şunu savundum: Para yaratma yetkisi özel bankalarda olmamalı, yalnızca şeffaf ve hesap verebilir biçimde merkez bankasında bulunmalı; bankalar ancak gerçek kaynakları kadar kredi verebilmeli; para üretime, ortaklığa yönlendirilmelidir. Çünkü yoktan para yaratıp onu spekülasyona akıtan bir sistem, balonları ve bu tür krizleri kendi eliyle doğurur.

Dost acı söyler: Milletin çoğu, bankanın para "yarattığını" hiç bilmez; borcun birinden alınıp ötekine verildiğini sanır. Oysa en büyük sihir, kimsenin varlığından haberdar olmadığı sihirdir. Göremediğimiz bir çarkın dişlisi olmak, hepimizin kaderi olmamalı.

Faiz ve Enflasyon, İnsanı Nasıl Hırsın Esiri Yapar?

Şimdi kimsenin yüksek sesle söylemediği, ama bu krizin asıl kökündeki şeye geleyim. Bu bir ekonomi meselesi kadar, bir ahlak meselesidir.
Bir ülkede enflasyon azgınsa, para her gün eriyorsa, insan ister istemez bir kurtuluş arayışına girer. Önce masum başlar: "Param erimesin." Ama enflasyon ile faizin kol kola yürüdüğü bir ortamda bu arayış hızla başka bir şeye dönüşür. İnsan bakar ki çalışıp üretmek değil, parayı doğru yere "park etmek" kazandırıyor; emek değil, kurnazlık ödüllendiriliyor. İşte tam burada, içimizdeki o eski zaaf — hırs — uyanır. Ve en tehlikeli yerde uyanır: Helal mi haram mı, meşru mu değil mi diye sormayı bıraktığımız yerde.

Çünkü enflasyon ve faiz, insana sinsi bir mazeret sunar: "Herkes yapıyor, ben de yapmazsam enayi durumuna düşerim." Bu cümleyle birlikte vicdan devreden çıkar. Kişi artık komşusunun, akrabasının, hatta kendi milletinin zararına zengin olmayı normal görmeye başlar. Ayda yüksek getiri vaat eden o fona girerken, o paranın bir yerden gelmesi gerektiğini — ve büyük ihtimalle kendisi gibi birinin, belki de tanıdığı birinin cebinden geldiğini — düşünmek bile istemez. Çünkü hırs, insanın gözünü karartır; kazanmak, başkasının kaybını görmeyecek kadar tatlı gelir. Oysa bizim medeniyetimizin terazisi, yani Mizan, tam da bunu yasaklar: Kendi kazancını kurarken başkasının hakkını gözetmeyi emreder. Ahilik geleneğimiz "helal kazanç, hak ediş, kalite ve kardeşlik" derken bunu kast ediyordu. Para ile vicdanın, üretim ile ahlakın birlikte yürüdüğü bir düzeni.

İşte bu yüzden diyorum ki, bu kriz sadece birkaç dolandırıcının suçu değildir. Enflasyonla eriyen, faizle "köşe dönmeye" alıştırılan bir toplumda, milyonlarca insan farkında olmadan bu hırs çarkının bir dişlisi haline gelir. Suçlu, oyunu kurandır; ama o oyuna zemin hazırlayan, insanın helal-haram terazisini bozan şey, bu bozuk ekonomik düzenin ta kendisidir. Faizsiz, enflasyonu dizginlenmiş, üretimi ödüllendiren bir düzen kurulmadıkça, biz bu hırsı bireylere ahlak dersi vererek yenemeyiz; çünkü sistemin kendisi, her gün insanı hırsa doğru itmektedir.
Dost acı söyler: En büyük tehlike, haramı işlemek değil; bir süre sonra onun haram olduğunu hiç düşünmez hale gelmektir. Enflasyon cebimizi, faiz ise zamanla vicdanımızı eritir. Asıl korumamız gereken, paramızdan önce terazimizdir.

Köklü Çözüm: Faizsiz, Ortaklık Temelli Bir Düzen

İzin verirseniz çözümün köküne ineyim; çünkü hem faizin hem fon manipülasyonunun altında aynı zihniyet yatıyor: Üretmeden, risk almadan kazanma arzusu.
Bugünkü finansal düzenin ruhu şudur: Para, oturduğu yerden, hiçbir riske girmeden daha çok para doğursun. Faizin mantığı budur, fon oyununun mantığı da. İkisi de aynı vaadi fısıldar: "Emek vermeden, üretmeden zengin olabilirsin." Oysa sağlıklı ekonomi, risk ile kazancın birbirine bağlı olduğu yerdedir. Faizsiz bir kazanç mümkün müdür? Elbette mümkündür — ve haram olan faiz değil, helal olan odur. Bir işe ortak olup kârını paylaşmak, bir malı alıp satıp emeğinin karşılığını almak, bir üretime sermaye koyup riskini de üstlenmek: Bunların hepsi faizsiz ve helal kazançtır. Haram olan, para karşılığında parayı, hiçbir riske girmeden, hiçbir üretime dokunmadan artırmaktır.

Faizsiz sisteme geçiş, yalnızca bir inanç meselesi değil, aynı zamanda bir iktisadi akıl meselesidir. Çünkü kazancı üretime bağladığınız anda bütün tarafların çıkarı aynı yöne döner: Banka kazanmak için projenin başarılı olmasını ister; yatırımcı kazanmak için şirketin gerçekten üretmesini ister; şirket de kazanmak için gerçekten mal ya da hizmet üretmek zorunda kalır. Böyle bir düzende spekülasyonun, "şişir-boşalt" oyununun ekmeği kalmaz; çünkü artık kimse üretmeden kazanamaz. Bankacılık 2.0'da savunduğum şey buydu: Banka, borç verip faiz bekleyen bir alacaklı değil; projeye ortak olan, kârına da zararına da katlanan bir paydaş olmalıdır. Faiz hassasiyeti olan milyonların yastık altındaki birikimi de, bir sahtekârın fonuna değil, altına ve gerçek varlığa dayalı şeffaf gelir ortaklığı ürünleriyle ülkenin üretimine yönlendirilebilir. Yastık altındaki birikim, zorla değil, güvenle ortaklığa dönmelidir.

Vatandaş Neden Kapıldı? Getiri Açlığı ve Sürü

Yukarıda hırsın nasıl uyandığını anlattım; bir de bu oyunun pratikte nasıl işlediğine bakalım, çünkü dürüst bir teşhis herkesi kapsamalı.
Bu oyunun işlemesi için iki şey gerekliydi: Bir yanda kurnaz avcı, diğer yanda koşmaya hazır bir kalabalık. O kalabalığı hazırlayan ilk şey getiri açlığıydı: Parası enflasyon karşısında eriyen insan, bir çıkış arar; para durdukça küçülürken "ayda şu kadar" diyen her vaat birden makul gelmeye başlar. İkincisi, sürüye uyma eğilimi: Komşusunun, akrabasının "ben şu fondan şu kadar kazandım" dediğini duyan insanda önce "o kazandıysa ben neden kazanmayayım" duygusu, sonra "bu kadar insan giriyorsa bir bildikleri vardır" rahatlığı doğar. Oysa kalabalık çoğu zaman bir bildiği olduğu için değil, sırf herkes gittiği için uçurumun kenarına birlikte yürür. Manipülatör zaten bunu bilir; sattığı şey aslında hisse değil, "herkes kazanıyor, sen dışarıda kalma" korkusudur.

Ama buradan "suç vatandaşta" sonucunu çıkarmak, meseleyi hiç anlamamak olur. Devletin görevi, insanın bu zaaflarını bildiği için onu koruyacak bir düzen kurmaktır. Trafik kurallarını insanlar melek olduğu için değil, hata yapabildiği için koyarız. Enflasyonu gerçekten dengeleyen, sade ve güvenli bir tasarruf düzeni kurulmadıkça, milletin birikimi her zaman bir sonraki oyunun avı olmaya devam eder.

Kimsenin Yeterince Bakmadığı Köşeler

Şimdi herkesin üzerinden atladığı, ama bence işin en kritik köşelerine tek tek bakalım.
Değerleme yalanı. Bir fonun değeri, içindeki hisselerin piyasa fiyatına göre hesaplanır. Peki o hisse suni olarak şişirildiyse? O zaman fonun "net varlık değeri" de yalan olur. Yani ekranda gördüğünüz o yüksek getiri, gerçek bir servet değil, kâğıt üzerinde şişirilmiş bir rakamdı. İnsanlar var olmayan bir zenginliğe güvenip birikimlerini yatırdılar. Bu yüzden fonların değerlemesi, manipülasyona açık fiyatlara körü körüne bağlı olmaktan çıkarılmalı; olağan dışı şişen varlıklar için bağımsız ve ihtiyatlı değerleme zorunlu olmalıdır.
Hayalet servetin bütün hesapları bozması. Bu şişkin rakamlar sadece o fonların içinde kalmadı. Kayıtlara "servet" olarak girdi; belki emeklilik fonlarının, bireysel emeklilik portföylerinin içine sızdı; belki başka fonlar da aynı şişkin hisseleri taşıdığı için zincirleme bir risk oluştu. Yani ortada, kimsenin tam ölçemediği bir "hayalet servet" vardı ve bu, bütün bir piyasanın sağlık tablosunu yanlış gösteriyordu. Bir fonun hangi başka fonlarla, hangi hisselerle iç içe geçtiği şeffaf biçimde izlenebilmeli; bir balonun nerelere bulaştığı patlamadan önce görülebilmelidir.

"Nitelikli yatırımcı" etiketinin suistimali. Bu fonların bir kısmı, sözde yalnızca "nitelikli", yani riski kaldırabilecek yatırımcılara satılıyordu. Ama pratikte bu etiket, sade vatandaşa ulaşmanın bir kılıfına dönüşmüştü. Koruma amaçlı konan bir eşik, korumayı delmenin aracı yapıldı. Eşiğin yükseltilmesi iyi bir adımdır; ama asıl mesele, etiketin gerçekten denetlenmesidir.
Devletin platformunda görünmenin sahte güveni. İnsan, bir ürünü devletin resmî bir platformunda, tanıdık bir kurumun çatısı altında görünce "demek ki devlet buna göz kulak oluyor, garantidir" diye düşünüyor. Oysa bir yerde listelenmek, getirinin garanti edildiği anlamına gelmez. Bu sahte güven, dolandırıcının en büyük sermayesiydi. Devlet, çatısı altında görünen her ürünün hangi güvenceye sahip olup olmadığını vatandaşa sade bir dille, baştan söylemek zorundadır.

Gören göz, tutmayan el. Bu oyun bir gecede kurulmadı; hisseler aylarca, hiçbir temel veriyle açıklanamayacak biçimde şişti. Görmemek mümkün değildi. Sorun çoğu zaman "görememek" değil, görüp de eli zamanında kaldıramamaktır. Bu yüzden: Sistemik bir risk bir üst kurulun gündemine girdiği andan itibaren, belirli bir takvimde somut tedbir alınması zorunlu olmalı; alınmazsa gecikmenin sorumlusu kayda geçmeli ve kamuya açıklanmalıdır. Görmeyen göz belki mazur görülebilir; ama gören ve susan el mazur görülemez.
Bekçi ile sürünün iç içe geçmesi. Bir piyasanın en ağır hastalığı, denetleyenle denetlenen arasındaki kapının döner hale gelmesidir; bugün düzenleyen, yarın düzenlediği şirkette yönetici oluyorsa, o denetim baştan sakatlanmış demektir. Düzenleyici kurumlarda görev yapanlara, ayrıldıktan sonra belirli bir süre denetledikleri sektörde çalışmayı yasaklayan katı bir "soğuma süresi" getirilmelidir.

Ve kazanan para nereye gitti? Oyunu kuran birileri çıkışı yaptı, kârı cebe koydu. Az önce dediğim gibi, o para buharlaşmadı; bir yerde duruyor. Bir kısmının yurt dışına, offshore hesaplara, vergi cennetlerine ya da kripto kanallarına kaçırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. İşte burada MASAK ve mali istihbarat devreye girmelidir — yangından sonra rapor yazmak için değil, yangın anında. Manipülasyon şüphesi doğduğu anda şüphelilerin yurt dışına para transferleri gerçek zamanlı izlenmeli, kaçırılan varlıkların peşine uluslararası adli iş birliğiyle düşülmelidir. Milletin alın teri bir kurnazın yurt dışındaki hesabında duruyorsa, o parayı geri getirmek bir tercih değil, bir borçtur.

Peki Zararı Kim Karşılayacak? Faturanın Doğru Adresi

Burada çok yanlış anlaşılan bir konuyu netleştirmek, hatta önceki yazdıklarımın bir kısmını açıkça düzeltmek istiyorum.
Önce şu gerçeği olduğu gibi koyalım: Borsada fiyat düştü diye zarar eden hiçbir yatırımcının parasını, bugüne kadar devlet, yani Hazine ödemiş değildir; ödememelidir de. Borsa, kazancın da zararın da yatırımcıya ait olduğu bir yerdir; "kârı benim, zararı devletin" diye bir düzen olamaz. Bu yüzden normal piyasa kaybının faturasını vergi mükellefine çıkarmak baştan yanlıştır. Daha da ötesi: Devletin bu zararı "avans" olarak, sonra suçludan tahsil etmek üzere ödemesi de yanlıştır. Çünkü o avansın kaynağı yine kamu kesesidir; yani yine dürüst vergi mükellefinin cebidir. Hem "vergi mükellefi ödemesin" deyip hem "devlet avans versin" demek, kendi içinde çelişkidir. Bu fikri açıkça geri alıyorum: Bu krizin faturası, hiçbir şekilde ve hiçbir aşamada millete, vergi mükellefine yıkılamaz.

Peki ülkemizde bir güvence mekanizması hiç yok mu? Var. Adı Yatırımcı Tazmin Merkezi (YTM). Bu, devletin ya da Hazine'nin cebinden ödeme yapan bir kurum değildir; sermaye piyasası kuruluşlarının kendi katkılarıyla ayakta duran bir güvence havuzudur. Ama çok önemli bir sınırı vardır: YTM yalnızca bir aracı kurumun, müşterisine ait olup kendi elinde tuttuğu nakdi veya menkul kıymeti teslim edememesi halinde devreye girer ve 2026 için kişi başına yaklaşık 2 milyon TL'ye kadar öder. Piyasadaki fiyat düşüşünü, değer kaybını ya da bu olaydaki gibi manipülasyondan doğan zararı karşılamaz. Yani acı gerçek şu ki, bu fon krizindeki kayıpların büyük bölümü, mevcut YTM güvencesinin kapsamı dışındadır.
O halde faturanın doğru adresi neresidir? Çok nettir: Zararı doğuran kişiler. Zarar, öncelikle ve ağırlıkla suçluların el konulan mal varlığından karşılanmalıdır. Yasa dışı yoldan elde edilen kazanç, gecikme zammıyla birlikte geri alınmalı; yurt dışına kaçırılan varlıklar takip edilip getirilmelidir. Bundan sonra kalan açık için, devletin kesesi değil, sektörün kendi katkısıyla beslenen ve manipülasyon mağdurlarını da kapsayacak şekilde güçlendirilmiş bir tazmin havuzu devreye girmelidir. Kârını cebine atıp zararını topluma yıkmak — işte tam da bu krizi doğuran zihniyet budur; çözümü yine aynı zihniyetle, yani faturayı millete keserek kuramayız.

Bu Para Üretime Gitseydi, Neler Kurulabilirdi?

Şimdi bir an durup, kimsenin sormadığı bir soruyu soralım: Bu para, birkaç dar hissenin içinde elden ele döndürülüp çarçur edileceğine gerçek yatırıma gitseydi, ne olurdu?
Rakam küçük değil. Tasfiye edilen 131 fonun toplam büyüklüğü yaklaşık 826 milyar lira, yani 17-18 milyar dolar civarında. Yarım milyona yakın insanın birikimi. Bu paranın neredeyse hiçbir kuruşu bir fabrikaya, bir tarlaya, bir laboratuvara dokunmadı; dar havuzlarda birbirine satılan aynı payların fiyatını şişirmek için kullanıldı. Oysa aynı para, ortaklık esasıyla üretime yönlendirilseydi, tabloyu kabaca şöyle düşünebiliriz. (Aşağıdaki rakamlar kesin hesap değil, ölçeği hissettirmek için yaptığım kaba bir tahmindir.)

• Fabrikalar ve istihdam: Orta ölçekli bir sanayi tesisinin maliyetini kabaca 50 milyon dolar kabul edersek, bu para üç yüzü aşkın fabrika demektir. Her biri birkaç yüz kişiye iş verse, yüz bini aşkın insana kalıcı, sigortalı, alın teriyle kazanılan bir ekmek kapısı açılabilirdi. Spekülasyonda ise tek bir kalıcı iş yaratılmadı.
• Anadolu'da üretim üsleri: Göç veren illerde, her birinde onlarca tesis barındıran onlarca organize sanayi ve tarıma dayalı ihtisas bölgesi kurulabilir; gençler büyükşehre değil, kendi memleketlerindeki üretime yönelebilirdi.
• Su ve toprak: Bu kaynağın bir kısmı modern sulamaya, toprak toplulaştırmaya, gıda işleme tesislerine gitseydi; çiftçi ürününü ham satmak yerine işleyip katma değerle satabilir, gıda egemenliğimiz güçlenirdi.
• Teknoloji ve yerli girişim: Aynı para, binlerce yerli teknoloji girişimine ve araştırma merkezine ortaklık sermayesi olabilir; yazılımdan savunmaya, yenilenebilir enerjiden ilaç sanayisine kadar ithal ettiğimiz pek çok şeyi burada üretmenin önünü açabilirdi.
• Enerji bağımsızlığı: Vatandaşa küçük paylarla açılan güneş ve rüzgâr santrallerine yönelseydi, hem cari açığın en büyük kalemlerinden biri olan enerji ithalatı azalır hem de yatırımcı her ay gerçek bir üretimden pay alırdı.
• İhracat ve döviz: Bu yatırımların ürettiği mal, dünyaya satılıp her yıl milyarlarca dolar döviz getirebilirdi. Spekülasyonda ise döviz kazanılmadı; tersine, bir kısmının yurt dışına kaçırılmış olması kuvvetle muhtemel.
Aradaki fark çok basit: Üretime giden para, bir kez harcanır ama defalarca kazandırır; fabrika her yıl üretir, işçi her ay maaş alır, devlet her yıl vergisini toplar, yatırımcı her yıl kâr payını alır. Spekülasyona giden para ise bir kez el değiştirir ve biter; geride ne fabrika kalır, ne iş, ne vergi, yalnızca mağdur. İşte Borsa 2.0'ın ve ortaklık ekonomisinin bütün meselesi budur: Milletin birikimini, ekranda yanıp sönen sahte getirilerden alıp, toprağa, tezgâha, laboratuvara bağlamak.

Bu kayıp geri gelmeyecek bir fırsattır; ama dersi geri dönüşü olan bir yatırıma çevrilebilir. Suçlulardan geri alınacak her kuruşun bir bölümü kalıcı bir yatırımcı eğitim ve koruma fonuna ve önleyici gözetim altyapısına aktarılabilir. Ve asıl önemlisi: Bu kriz, milletin birikimini spekülasyondan koparıp faizsiz, şeffaf, üretime dayalı ortaklık araçlarına taşımak için bir milat olabilir. Devlet aklı, tam da böyle anlarda devreye girer: Acıyı, kalıcı bir reformun enerjisine çevirir.

Dost acı söyler: 826 milyar lira ile bir ülkenin sanayi haritası değişebilirdi; biz onu birkaç dar hissenin fiyatını şişirmeye harcadık. Bir milletin en büyük kaybı, kaybettiği para değil, o parayla kuramadığı gelecektir.

Herkese Bir Söz

Bu enkazın altında, dürüst olmak gerekirse, hepimizin küçük bir payı var. O yüzden aynanın karşısına birlikte geçelim.

İktidara: Bir piyasanın güvenilirliği, kısa vadeli bir endeks rakamından çok daha kıymetli, stratejik bir millî varlıktır. Borsa yükseliyor diye sevinilen günlerde, o yükselişin sağlıklı mı yoksa şişirilmiş mi olduğunu sormak da gerekir. Hiçbir kısa vadeli rakam kaygısı, denetimin bağımsızlığının önüne geçmemelidir.

Meclise: Millet adına egemenliği kullanan Yüce Meclis, bu krizin hem hesabını soracak hem de bir daha yaşanmamasının teminatını verecek yegâne çatıdır. Parti farkı gözetmeden, tüm denetim zincirini — kim neyi ne zaman gördü, neden harekete geçmedi — ortaya koyacak bir araştırma komisyonu kurulmalı; bulgular milletin önüne açıkça konmalıdır. Manipülasyonu caydıracak ağır cezalar, ömür boyu piyasa yasağı, suçlunun mal varlığından mağdura öncelikli ödeme ve manipülasyon mağdurlarını da kapsayan sektör finansmanlı bir tazmin düzeni yasaya bağlanmalıdır. Düzenleyici kurumların bağımsızlığı ve denetleyenle denetlenen arasındaki "soğuma süresi" de kanun güvencesine alınmalıdır. Meclisten beklenen, bir günlük tartışma değil; yarım milyon insanın acısını kalıcı bir hukuka çevirmesidir. Unutulmasın: Kanun yapanın sustuğu yerde, kuralı kurnaz koyar.

Muhalefete: Bu meseleyi bir günlük manşet malzemesi olarak tüketmek kolaydır; zor olan, bir daha yaşanmamasını sağlayacak yapısal reform yasalarını zorlamaktır. Milletin beklediği, köşeye sıkıştırma değil, kalıcı düzenin kurulmasıdır.

Basına: Yıllarca "bu fon şu kadar kazandırdı" diye haber yapıp o getirinin arkasındaki boşluğu sormamak, istemeden de olsa avcının davulunu çalmak olabiliyor. Gazetecinin asıl görevi getiriyi duyurmak değil, o getirinin gerçek olup olmadığını sorgulamaktır.
Akademiye: Bu dar havuzun, bu servet yoğunlaşmasının, bu geç kalan denetimin verileri yıllardır ortadaydı. Rakamı görüp açıkça uyarmak, bilginin asıl borcudur.
Bürokrasiye: "Benim görevim değil", "üst makam karar versin", "mevzuat müsait değil" demek kolaydır; ama bu cümlelerin arkasında geçen her gün, dalganın biraz daha büyümesine izin vermek anlamına gelebiliyor.

Yargıya: Adaletin gecikmesi, çoğu zaman adaletsizliğin kendisi olur. Bu tür dosyalarda uzmanlaşmış, finansal okuryazarlığı yüksek mahkemeler güçlendirilmeli; el konulan varlıkların mağdura dönüşü hızlandırılmalıdır.

Ve sade vatandaşa, yani hepimize: Gönül ister ki kimse bir daha mağdur olmasın. Küçük bir hatırlatma: Ayda olağanüstü getiri vaat eden hiçbir gerçek yatırım yoktur; böyle bir vaat duyduğumuzda, kazanacak olanın çoğu zaman biz olmadığımızı hatırlayalım. Anlamadığımız bir ürüne sırf "herkes giriyor" diye girmeyelim; bir ürünün devletin bir platformunda görünmesi, onun getirisinin garanti edildiği anlamına gelmez. En büyük korumamız, anlamadığımız işten uzak durma sağduyusu ve kazancımızın helalinden olmasına gösterdiğimiz özendir.

Kurumların Reçetesi ve Yabancı Yatırımcıya Söz

Söz uçar, yazı kalır; o yüzden önerilerimi madde madde bırakmak isterim.
SPK, yapay zekâ destekli, anlık ve önleyici bir erken uyarı merkezini kalıcı kurmalı; ürettiği her alarm, belirli sürede ya işlem yapmak ya da yapmama gerekçesini yazmak zorunda olan bir sorumluya bağlanmalı; kararlar gerekçesiyle kamuya açık olmalıdır. Hazine ve Maliye, enflasyonu gerçekten dengeleyen sade ve güvenli tasarruf araçlarını yaygınlaştırmalı, faizsiz ortaklık finansını derinleştirmelidir. Borsa İstanbul, az dolaşımlı hisselerde özel gözetim ve ek teminat uygulamalı, fiili dolaşımı artıran politikaları zorlamalı, halka arzda "kalite kapısını" hayata geçirmelidir. MKK ve Takasbank, pay ve fon hareketlerini tek bir bütünleşik veri omurgasında, gerçek fayda sahibi her zaman görünür olacak biçimde izlemeli; düzenleyici, borsa, saklama ve takas kuruluşları aynı veri gölünden beslenmelidir. Merkez Bankası, para yaratımının ve kaldıracın yarattığı balon riskini gözetmeli; karşılıksız genişlemenin nihayetinde milletin cebinden alınan görünmez bir vergi olduğunu unutmamalıdır. Türkiye Varlık Fonu ve tüm kamu varlık havuzları istisnasız en üst düzey bağımsız denetime tabi olmalı; hesabını açıkça vermelidir — nitekim böyle yeni bir ortaklık piyasasında Varlık Fonu'nun doğru rolü, altyapıyı kurup fiyata hiç karışmadan geri çekilmektir: Kurar ve çekilir, hakem olmaz. İstanbul Finans Merkezi, bir spekülasyon kulesi değil, bölgenin ortaklık meydanı olarak kurgulanmalı; büyük varlıklar küçük paylara bölünüp vatandaşa açılmalı, diaspora ve bölge sermayesi için güvenli ve sade katılım kanalları kurulmalıdır. Meclis, tüm denetim zincirini — kim, neyi, ne zaman gördü, neden harekete geçmedi — ortaya koyan bir araştırma komisyonu kurmalı; manipülasyon cezalarını caydırıcı hale getirmeli, ömür boyu piyasa yasağını tereddütsüz uygulamalı, tazmin düzenini yasal güvenceye kavuşturmalıdır.

Son olarak dışarıdan bakanlara, yabancı yatırımcıya birkaç söz. Sermaye, inandığı yere değil, güvendiği yere gelir. Yabancı yatırımcı aslında üç basit şeye bakar: Adaletin hızlı ve tarafsız işleyip işlemediğine, kuralların dün başka bugün başka olup olmadığına ve parasını istediğinde güçlük çıkmadan geri alıp alamayacağına. Kuralların bir gecede değiştiği, dar havuzların birkaç elle oynatıldığı bir piyasaya kalıcı sermaye gelmez; yalnızca ilk fırtınada kaçacak sıcak para gelir. En büyük yatırım teşviki, vergi indirimi değil, öngörülebilir ve bağımsız bir denetim düzenidir. Bir ülkenin en güçlü reklamı da, bir krizi nasıl adaletle ve şeffaflıkla yönettiğidir. Bu kriz bir yıkımdır; ama iyi yönetilirse, dünyaya "biz hatadan ders çıkaran, hesabını veren bir ülkeyiz" demenin fırsatına dönüşebilir.
Bütün bu söylediklerimi tek bir cümlede toplayayım: Kazanç, üretimden gelmelidir; gelmiyorsa, büyük ihtimalle biri soyuluyor demektir. Milletin birikimini koruyacak olan da parlak bir ekran ya da süslü bir fon adı değil; hesabını açıkça veren, geç kalmayan, üretimi ödüllendirip spekülasyonu caydıran, güçlüyü değil haklıyı koruyan adil bir düzendir. Bizim medeniyetimizin terazisi Mizan, bize bunu emreder: Herkese hakkını vermeyi, kimsenin hakkını yememeyi. İnanıyorum ki insanlığın en büyük açığı teknoloji değil, adalettir. Bu krizin bize bıraktığı en anlamlı miras da, bu basit ama ağır gerçeği nihayet ciddiye almak olacaktır.
❖ ❖ ❖
Muhammed Ali Cankatar

Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Muhammed Ali Cankatar posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share