HTIB Een groep Turkse arbeiders begon op 1 mei 1974 in Amsterdam het Turkse blad Gerçek (=Waarheid) te publiceren.

De zelfde personen hebben op 7 juli 1974 in Utrecht de Hollanda Türkiyeli Isçiler Birligi (HTIB=Turkse Arbeidersvereniging in Nederland) opgericht. De oprichters waren marxistisch georiënteerd en steunden de Communistische Partij Turkije (TKP). De doelstelling van de HTIB was in het begin tweeledig: de Turkse arbeiders in Nederland te betrekken bij de strijd van het Turkse volk voor een onafhanke

lijk en demokratisch Turkije, en de Turkse arbeiders in Nederland te organiseren en te helpen om voor hun rechten te strijden. Al spoedig na haar oprichting verhuisde de HTIB naar Amsterdam en probeerde daar haar contacten te verbreden en haar organisatie te versterken. In Amsterdam werkte de HTIB samen met het BAK (Buitenlandse Arbeiders Kollektief) tot deze organisatie zich zelf op 1 januarie 1977 ophief. Tussen 1975 en 1979 werd de organisatie uitgebreid met de afdelingen: Enschede, Nijmegen, Rotterdam (1975); Delft, Den Haag (1976); Venlo (1977); Eindhoven, Amsterdam (1978); Leiden 1979. In 1975 sloot de HTIB zich aan bij twee Europese organisaties van Turkse arbeiders; TBÖK (Het Europese Comité voor Vrede en Vrijheid) en De ATTF (Federatie van Turkse Arbeidersverenigingen in Europa). Verder onderhield de HTIB veel contacten met de FIDEF (Federatie van Turkse Arbeiders Verenigingen in de Bonds Republiek Duitsland), de BTIB (Vereniging van Arbeiders uit Turkije in België) en de ITIB (Vereniging van Arbeiders uit Turkije in Engeland). Deze organisaties volgden dezelfde politieke lijn als de HTIB en steunden eveneens de TKP. Begin 1976 verhuisde de fascistische MHP (Nationalistische Bewegingspartij) met haar knokploeg de Grijze Wolven vanuit de BRD naar Rotterdam. De HTIB begon daarop de Turkse arbeiders te informeren over de achtergronden en de bedoelingen van de MHP/Grijze Wolven. Tevens probeerde de HTIB met andere organisaties de MHP te laten verbieden zoals in Duitsland gebeurd is. In het zelfde jaar heeft de HTIB zitting genomen in het Landelijk Aktiekomitee Wet Arbeid Buitenlanders (LAKWAB). In 1979 was de HTIB ook een van de 18 oprichters van het Platform (Platform van Buitenlandse Organisaties), de organisatorische vorm van de gemeenschappelijke standpunten van de buitenlandse organisaties tegenover de SWBW (Stichting Welzijn Buitenlandse Arbeiders). In ditzelfde jaar werden mede op initiatief van de HTIB twee nieuwe en zelfstandige organisaties opgericht: HTÖB (Vereniging van Onderwijzers uit Turkije in Nederland) en HTKB (Vereniging van Vrouwen uit Turkije in Nederland). Op 12 september 1980 kwam in Turkije een militaire junta aan de macht. Na deze staatsgreep kwamen er politieke vluchtelingen naar Nederland, waaronder een aantal TKP bestuurders. Deze mensen werkten binnen de HTIB actief of werkten met de HTIB samen. Een aantal TKP-ers, de voorzitter van de HTIB en de voorzitster van de HTKB hebben in 1982 het Nederlands Turkije Komitee voor de Verdediging van Mensenrechten en Demokratie (NTKVMD) opgericht om solidariteitsactiviteiten met Turkije te organiseren. Het tiende congres van de HTIB, gehouden in 1986, stelde vast dat de Turkse migranten in Nederland over het algemeen niet naar Turkije zouden terugkeren, maar dat hun verblijf in Nederland blijvend van aard zou zijn. Dat had tot gevolg dat de HTIB voortaan prioriteit gaf aan haar activiteiten betreffende de situatie in Nederland, en niet meer aan die betreffende de situatie in Turkije, zoals tot dan toe het geval was. Na het congres probeerde de HTIB beter samen te werken met andere Turkse migrantenorganisaties, niet alleen linkse, maar ook religieuze en conservatieve. Het meest concrete voorbeeld was het IOT (Inspraak Orgaan Turken in Nederland) dat in hetzelfde jaar opgericht werd. In de tweede helft van de jaren tachtig deed zich een crisis voor in het communisme. "Perestrojka" en "glasnost" brachten heel veel discussies met zich mee in de communistische beweging, zowel op het internationale als op het nationale vlak. In deze periode besloot de TKP met de TIP (Turkse Arbeiders Partij) te fuseren en naar Turkije terug te keren om zich als TBKP (Verenigde Communistische Partij van Turkije) te laten legaliseren. Een groot gedeelte van het kader van de HTIB bestond uit 'eerste generatie-trekarbeiders', die sterk geïnteresseerd waren in de Turkse politiek en gebonden aan de TKP. Naarmate de aandacht van de partij zich weer meer op Turkije richtte, daalde het enthousiasme van deze kaderleden. Door de heftige discussies en politieke afrekeningen binnen de partij werd ook de HTIB beïnvloed. Na de dood van voorzitter Nihat Karaman, die voor velen de bindende factor was, verliet een aantal kaderleden de organisatie en nam de invloed van het centrale apparaat over de afdelingen af. Desondanks functioneert de HTIB nog steeds als een migranten organisatie met een links accent, waarbij haar activiteiten geheel gericht zijn op de (Turkse) migranten en hun problemen in Nederland.

IRKÇILIĞA KARŞI MÜCADELE, İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN MÜCADELEDİRHTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) olarak, her zama...
21/08/2026

IRKÇILIĞA KARŞI MÜCADELE, İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN MÜCADELEDİR

HTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) olarak, her zaman olduğu gibi, ırkçılığa, ayrımcılığa, nefret söylemlerine ve insanları kimlikleri üzerinden aşağılayan ya da insanlıktan çıkaran her türlü “düşünce” biçimine karşı mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğimizi açıkça ifade ediyoruz.

Irkçılık bir fikir değildir.
Irkçılık; cehaletin, korkunun, önyargının ve karakter yoksunluğunun en gürültülü hâlidir. İnsanları
doğuştan sahip oldukları özellikler üzerinden sınıflandırmak, aşağılamak ve değersiz görmek; düşünsel bir
üstünlük değil, insanı insan olarak görme yeteneğinin kaybedilmesidir.
Hiç kimse hangi anne babadan doğacağını seçmedi.
Hiç kimse hangi coğrafyada dünyaya geleceğini belirlemedi.
Hiç kimse hangi dili konuşacağını, hangi etnik kimliğe sahip olacağını, hangi ten rengiyle doğacağını ya
da hangi kültürün içinde büyüyeceğini sipariş etmedi.
Hepimiz hayata, kendi irademiz dışında başladık.
Bu nedenle bir insanı doğuştan sahip olduğu özellikler üzerinden yargılamak, aslında kişinin hiçbir
şekilde seçmediği bir şeyi suç olarak ilan etmektir.
Bir insanı ten rengi nedeniyle aşağılamak ne cesarettir ne de üstünlüktür.
Bir insanı dili nedeniyle küçümsemek ne zekâdır ne de kültürdür.
Bir insanı etnik kimliği nedeniyle dışlamak ne vatanseverliktir ne de karakterdir.
Bir insanı inancı, kökeni veya ailesi üzerinden değersiz görmek ise özgür düşünce değil, önyargının
esaretidir.
Eğer bir insan doğuştan gelen özelliklere bu kadar öfke duyuyorsa, önce kendisine şu soruyu sormalıdır:
Neden?
Çünkü hiç kimse doğmadan önce “Beni şu milletten yaratın, şu halktan doğurun, şu dili konuşturun” diye
bir dilekçe vermedi.
İnananlar açısından bakıldığında, insanın yaratılışını Tanrı’nın iradesine bağlayan bir anlayış vardır.
Öyleyse doğuştan gelen farklılıklar üzerinden insanlara öfke duymak, en azından kendi inanç dünyası
içinde dahi ciddi bir çelişki yaratır. İnanç sahibi olmayanlar açısından ise mesele daha basittir: İnsan,
seçmediği özelliklerinden dolayı suçlanamaz.
İnsanların farklı olması bir tehdit değildir.
Farklılık, insanlığın gerçeğidir.
Dillerimiz farklı olabilir.
Kültürlerimiz farklı olabilir.
Geleneklerimiz farklı olabilir.
Ten renklerimiz, isimlerimiz ve kökenlerimiz farklı olabilir.
Ama acı çekme biçimimiz, sevilme ihtiyacımız, saygı görme arzumuz ve insan onurumuz ortaktır.
Hiçbir insan, başka bir insanın doğuştan sahip olduğu özelliklerden dolayı daha değerli değildir.
Hiçbir millet insanlığın sahibi değildir.
Hiçbir etnik kimlik diğerlerinden üstün değildir.
Hiçbir ten rengi karakter belgesi değildir.
Hiçbir dil zekâ ölçüsü değildir.
Ve hiçbir insan, kendisini başkasını aşağılayarak büyütemez.
Irkçılığın en büyük yanılgısı da budur: Kendini üstün zanneden insan, aslında kendi değerini başkasının
değersizliği üzerine kurmaya çalışır.

Oysa gerçek özgüven, başkasını küçültmeye ihtiyaç duymaz.
Gerçek güç, nefret üretmez.
Gerçek karakter, farklı olana tahammül edebilmekle başlar.
Irkçılık çoğu zaman korkunun kılığına girmiş kibirdir. İnsan bilmediğinden korkar, korktuğunu anlamaya
çalışmak yerine düşmanlaştırır. Sonra bu düşmanlığı bir kimliğe, bir halka, bir dile veya bir topluluğa
yöneltir. Kendi başarısızlıklarının, korkularının ve komplekslerinin faturasını hiç tanımadığı insanların
kimliğine keser.
Bu yüzden ırkçılık yalnızca hedef aldığı kişiye zarar vermez.
Irkçılık, onu taşıyan insanın düşünme yeteneğini de çürütür.
Çünkü insanları tek tek tanımak yerine kalıplara ayırır. Bir insanın karakterini davranışlarından değil,
doğduğu yerden okumaya çalışır. Milyonlarca farklı insanı tek bir stereotipe indirger.
Bu, düşünmek değildir.
Bu, düşünmekten vazgeçmektir.
Irkçıların trajedisi de burada başlar: Kendilerini özgür düşünen insanlar sanabilirler; fakat çoğu zaman
başkalarının ürettiği nefret kalıplarını tekrar eden, sorgulamadan devralınmış önyargıları kendi
düşünceleri zanneden figürlere dönüşürler.
Kendilerine ait sandıkları nefretin çoğu zaman kendilerinden önce üretildiğini fark etmezler.
Onlara miras bırakılan önyargıları sorgulamak yerine taşırlar.
Sonra da buna “gerçekçilik”, “milliyetçilik”, “vatanseverlik” veya “özgür düşünce” adını verirler.
Oysa nefretin adı değişince özü değişmez.
Nefret medeniyet değildir.
Ayrımcılık özgürlük değildir.
Aşağılama cesaret değildir.
Irkçılık fikir değildir.
İnsanları kimlikleri üzerinden değersizleştirmek, insanlığın ortak vicdanına karşı işlenmiş ahlaki bir
iflastır.
Elbette herkes her insanı sevmek zorunda değildir.
Ama herkes her insanın insan olduğunu kabul etmek zorundadır.
Bir insanla aynı düşünmek zorunda değiliz.
Aynı dili konuşmak zorunda değiliz.
Aynı kültüre sahip olmak zorunda değiliz.
Aynı inancı paylaşmak zorunda değiliz.
Ama birbirimizin insanlık onuruna saygı göstermek zorundayız.
Çünkü medeniyet tam da burada başlar: Farklı olana rağmen insan kalabilmekte.
Bugün bir başkasının kimliğine yöneltilen nefretin yarın kime yöneleceğini kimse garanti edemez.
Nefret bir kez normalleştirildiğinde sınır tanımaz.

Bugün bir halkı hedef alan dil, yarın başka bir topluluğu hedef alabilir. Bugün başkasının hakkını
küçümseyen anlayış, yarın kendi hakkının da hiçe sayılmasına zemin hazırlayabilir.
Bu yüzden ırkçılığa karşı çıkmak yalnızca belirli bir topluluğu savunmak değildir.
İnsanlığın ortak geleceğini savunmaktır.
Çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakmak istiyorsak onlara kimden nefret etmeleri gerektiğini değil,
insanları nasıl anlamaları gerektiğini öğretmeliyiz.
Onlara üstünlüğü değil, eşit insan onurunu anlatmalıyız.
Onlara farklılıktan korkmayı değil, farklılıkla birlikte yaşayabilmeyi öğretmeliyiz.
Çünkü hiçbir çocuk dünyaya nefret ederek gelmez.
Nefret öğrenilir.
Önyargı öğrenilir.
Ayrımcılık öğrenilir.
Ve öğrenilen her şey gibi bunlar da reddedilebilir, sorgulanabilir ve değiştirilebilir.
Bu nedenle bugün açıkça söylüyoruz:
İnsanları doğdukları kimlik nedeniyle aşağılayan hiçbir anlayışı normalleştirmeyeceğiz.
Bir insanın kökenini hakaret konusu yapan hiçbir dili masum görmeyeceğiz.
Nefreti “şaka”, ayrımcılığı “gelenek”, ırkçılığı “fikir” adı altında meşrulaştırmayacağız.
Çünkü insan onuru pazarlık konusu değildir.
Hiçbir bayrak, hiçbir sınır, hiçbir ideoloji ve hiçbir kimlik; bir insanı diğerinden daha insan yapmaz.
Vatanını sevmek, başka halklardan nefret etmeyi gerektirmez.
Kendi kültürünü sevmek, başkasının kültürünü aşağılamayı gerektirmez.
Kendi kimliğinle gurur duymak, başka bir kimliği küçümseme hakkı vermez.
Gerçek vatanseverlik, kendi insanının onurunu savunurken başkasının insanlığını inkâr etmemektir.
Gerçek özgürlük, yalnızca kendin gibi olanların özgürlüğünü savunmak değil; senden farklı olanın da
özgürce yaşayabilmesini istemektir.
Gerçek karakter ise kimsenin görmediği yerde bile insan onuruna saygı gösterebilmektir.
Bu nedenle çağrımız basittir:
Birbirimizi kimliklerimizden önce insan olarak görelim.
Önyargıyı miras almak yerine sorgulayalım.
Nefretin kolaylığına karşı düşünmenin zorluğunu seçelim.
Farklılıkları düşmanlık sebebi değil, insanlığın doğal çeşitliliği olarak kabul edelim.
Ve çocuklarımıza korkunun değil, merakın; nefretin değil, vicdanın; üstünlük duygusunun değil, insanlık
onurunun mirasını bırakalım.
Çünkü sonunda hepimiz aynı gerçekle yüzleşeceğiz:

Hiçbirimiz doğmadan önce kim olacağımızı seçmedik.
Ama nasıl bir insan olacağımız konusunda seçim yapabiliriz.
Ve insan olmak, sahip olduğumuz kimlikten önce gelen en büyük ortak paydamızdır.
Irkçılık sizi üstün yapmaz.
Nefret sizi güçlü yapmaz.
Başkalarını küçültmek sizi büyütmez.
Sadece içinizde taşıdığınız korkuyu, cehaleti ve küçüklüğü görünür hâle getirir.
Bizim tarafımız ise bellidir:
İnsan onurunun tarafı.
Eşitliğin tarafı.
Vicdanın tarafı.
Nefretin değil, insanlığın tarafı.

HTIB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği)

Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret söylemlerine karşı

Eşitlik, özgürlük, dayanışma ve insan onurundan yana

STRIJD TEGEN RACISME IS STRIJD VÓÓR DE TOEKOMST VAN DE MENSELIJKHEIDAls HTIB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) verkla...
21/08/2026

STRIJD TEGEN RACISME IS STRIJD VÓÓR DE TOEKOMST VAN DE MENSELIJKHEID

Als HTIB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) verklaren wij uitdrukkelijk dat wij ons, zoals we
altijd hebben gedaan blijven verzetten tegen racisme, discriminatie, haatzaaiende uitingen
en iedere vorm van ‘denken’ die mensen op basis van hun identiteit kleineert of
ontmenselijkt.
Racisme is geen mening.
Racisme is de luidruchtigste uitdrukking van onwetendheid, angst, vooroordelen en een
gebrek aan karakter. Mensen indelen, vernederen en minderwaardig verklaren op basis van
eigenschappen waarmee zij zijn geboren getuigt niet van intellectuele superioriteit maar van
het verlies van het vermogen om een mens als mens te zien.
Niemand heeft ervoor gekozen uit welke ouders hij of zij geboren zou worden.
Niemand heeft bepaald in welke geografische omgeving hij of zij ter wereld zou komen.
Niemand heeft ervoor gekozen welke taal hij of zij zou spreken, tot welke etnische groep hij
of zij zou behoren, met welke huidskleur hij of zij zou worden geboren of binnen welke
cultuur hij of zij zou opgroeien.
Wij zijn allemaal buiten onze eigen wil om aan dit leven begonnen.
Daarom betekent iemand beoordelen op basis van aangeboren eigenschappen in feite dat
iemand wordt beoordeeld op zaken waarvoor hij of zij nooit heeft kunnen kiezen.
Iemand vernederen vanwege zijn huidskleur is noch moed, noch superioriteit.
Iemand kleineren vanwege zijn taal is noch intelligentie, noch cultuur.
Iemand uitsluiten vanwege zijn etnische afkomst is noch patriottisme, noch karakter.
Iemand als minderwaardig beschouwen vanwege zijn geloof, afkomst of familie is niet het
resultaat van vrij denken maar de gevangenschap van vooroordelen.
Wanneer iemand zoveel woede dan wel minachting voelt voor aangeboren eigenschappen
dan zou die persoon zichzelf eerst de vraag moeten stellen: Waarom?
Want niemand heeft vóór zijn geboorte een verzoekschrift ingediend met de woorden:
"Maak mij van deze nationaliteit, laat mij uit dit volk geboren worden of laat mij deze taal
spreken."
Vanuit het perspectief van gelovigen bestaat er een overtuiging dat de schepping van de
mens verbonden is met de wil van God. Als dat zo is vormt het koesteren van haat tegenover
mensen vanwege aangeboren verschillen op zijn minst binnen de eigen geloofsovertuiging
een ernstige tegenstrijdigheid.
Voor mensen die niet gelovig zijn, is de kwestie nog eenvoudiger: een mens kan niet worden
veroordeeld vanwege eigenschappen waarvoor hij of zij niet heeft gekozen.
Dat mensen verschillend zijn is geen bedreiging.

-2-

-2-

Verschil is een werkelijkheid van de mensheid en een verrijking van een maatschappij.
Onze talen kunnen verschillen.
Onze culturen kunnen verschillen.
Onze tradities kunnen verschillen.
Onze huidskleuren, namen en afkomst kunnen verschillen.
Maar onze manier van lijden, onze behoefte om liefde te ervaren, ons verlangen naar
respect en onze menselijke waardigheid zijn gemeenschappelijk.
Geen mens is waardevoller dan een ander enkel vanwege aangeboren eigenschappen of om
welke andere reden dan ook.
Geen enkel volk is eigenaar van de mensheid.
Geen enkele etnische identiteit is superieur aan een andere.
Geen enkele huidskleur is een bewijs van karakter.
Geen enkele taal is een maatstaf voor intelligentie.
En geen mens kan zichzelf groter maken door een ander te vernederen.
Dat is een van de grootste misvattingen van racisme: iemand die zichzelf superieur waant
probeert in werkelijkheid zijn eigenwaarde op te bouwen door de ander als minderwaardig
af te schilderen.
Maar echte zelfverzekerdheid heeft het niet nodig om een ander kleiner te maken.
Echte kracht produceert geen haat.
Echt karakter begint met het kunnen verdragen en respecteren van mensen die anders zijn.
Racisme is vaak angst vermomd als hoogmoed. Mensen zijn bang voor dat wat ze niet
kennen en in plaats van te proberen datgene te begrijpen zien zij het als vijandig. Vervolgens
richten zij die vijandigheid op een identiteit, een volk, een taal of een gemeenschap. De
rekening van hun eigen mislukkingen, angsten en complexen wordt neergelegd bij mensen
die zij vaak niet eens kennen.
Daarom schaadt racisme niet alleen degenen tegen wie het zich richt.
Racisme tast ook het vermogen tot zelfstandig nadenken aan van degene die het
uitdraagt.
Omdat mensen niet meer als individuen worden gezien maar in hokjes worden geplaatst.
Het karakter van een mens wordt niet beoordeeld op basis van zijn gedrag maar op basis van
waar hij of zij geboren is. Miljoenen verschillende mensen worden gereduceerd tot één
stereotype en over een kam geschoren.
Dat getuigt niet van denken. Dat is stoppen met rationeel denken.
Daar begint ook de tragedie van racisten: zij kunnen denken dat zij vrijdenkende mensen zijn
terwijl zij vaak slechts door anderen geproduceerde haatpatronen herhalen en vooroordelen
die zij zonder nadenken hebben overgenomen en houden voor hun eigen overtuigingen.
Ze beseffen niet dat de haat die zij als hun eigen denken beschouwen slechts indoctrinatie is.

-3-
In plaats van de vooroordelen die aan hen zijn doorgegeven te onderzoeken blijven zij ze
uitdragen.
En vervolgens noemen zij dat ‘realisme’, ‘nationalisme’, ‘patriottisme’ of ‘vrijheid van
denken.’
Maar wanneer de benoeming van haat verandert, verandert de essentie ervan niet.
Haat is geen beschaving.
Discriminatie is geen vrijheid van meningsuiting.
Vernedering van anderen is geen moed.
Racisme is geen mening.
Mensen op basis van hun identiteit ontmenselijken is een moreel failliet tegenover het
gemeenschappelijke geweten van de mensheid.
Als HTIB verwachten wij niet dat iedereen hetzelfde denkt, dezelfde taal spreekt, dezelfde
cultuur of hetzelfde geloof heeft.
Natuurlijk hoeft niemand van elk ander mens te houden.
Maar iedereen moet erkennen dat elk mens een mens is.
Wij hoeven niet hetzelfde te denken.
Wij hoeven niet dezelfde taal te spreken.
Wij hoeven niet dezelfde cultuur te hebben.
Wij hoeven niet hetzelfde geloof te delen.
Maar wij zijn wel verplicht elkaars menselijke waardigheid te respecteren.
Want beschaving begint precies daar. Menselijk blijven ondanks onze verschillen.
Niemand kan garanderen dat de haat die vandaag tegen de identiteit van de één wordt
gericht, morgen niet tegen iemand anders zal worden gericht.
Wanneer haat eenmaal wordt genormaliseerd kent zij geen grenzen.
De taal die vandaag tegen één volk wordt gebruikt kan morgen tegen een andere
gemeenschap worden ingezet. Een opvatting die vandaag de rechten van een ander ontkent
kan morgen de basis vormen waarop ook de rechten van onszelf worden genegeerd.
Daarom betekent opkomen tegen racisme niet alleen het verdedigen van een bepaalde
gemeenschap.
Het betekent het verdedigen van de gezamenlijke toekomst van de mensheid.
Als HTIB geloven wij dat verschillen geen bron van conflict hoeven te zijn maar een natuurlijk
onderdeel van samenleven.
Als wij onze kinderen een betere wereld willen nalaten moeten wij hen niet leren hoe zij
moeten haten maar juist hoe zij lief moeten hebben.
Wij moeten hen niet leren over superioriteit maar over gelijke menselijke waardigheid.
Wij moeten hen niet leren bang te zijn voor verschillen maar hoe zij met verschillen kunnen
samenleven.

-4-

Want geen enkel kind wordt geboren met haat.
Haat wordt aangeleerd.
Vooroordelen worden aangeleerd.
Discriminatie wordt aangeleerd.
En zoals alles dat wordt aangeleerd kunnen ook deze zaken worden verworpen, bevraagd en
veranderd.
Daarom zeggen wij als HTIB vandaag duidelijk:
Wij zullen geen enkele opvatting normaliseren die mensen kleineert vanwege de identiteit
waarmee zij zijn geboren of welke andere reden ook.
Wij zullen geen enkele oproep die iemands afkomst tot reden van belediging maakt als
onschuldig beschouwen.
Wij zullen haat niet normaliseren onder het mom van "een grap", discriminatie niet onder
het mom van ‘traditie’ en racisme niet onder het mom van ‘een mening.’
Want menselijke waardigheid is niet onderhandelbaar.
Geen enkele vlag, geen enkele grens, geen enkele ideologie en geen enkele identiteit maakt
de ene mens meer waard dan de andere.
Van je vaderland houden betekent niet dat je andere volkeren moet haten.
Van je eigen cultuur houden betekent niet dat je de cultuur van een ander moet
verafschuwen.
Trots zijn op je eigen identiteit geeft je niet het recht een andere identiteit als minder te
beschouwen.
Echt patriottisme betekent dat je de waardigheid van je eigen mensen verdedigt zonder de
waardigheid van anderen te ontkennen.
Echte vrijheid betekent niet alleen de vrijheid verdedigen van mensen die op jou lijken maar
ook willen dat iemand die jij als anders ziet is vrij kan leven.
Echt karakter betekent dat je, zelfs wanneer niemand kijkt de menselijke waardigheid van
een ander blijft respecteren.

-5-

DE OPROEP VAN HTIB

Daarom is onze oproep duidelijk:
Laten we elkaar vóór alles als mens zien en niet uitsluitend als drager van een identiteit.
Laten we vooroordelen niet als erfenis accepteren maar ze kritisch onderzoeken.
Laten we kiezen voor de moeilijke weg van rationeel denken in plaats van de gemakkelijke
weg van angst en haat.
Laten we verschillen niet zien als reden voor vijandschap maar als een natuurlijke diversiteit
van de mensheid.
En laten we onze kinderen geen angst maar nieuwsgierigheid nalaten, geen haat maar liefde,
geen gevoel van (misplaatste) superioriteit maar een uitgangspunt van menselijke
gelijkwaardigheid.
Want uiteindelijk zullen wij allemaal met dezelfde werkelijkheid worden geconfronteerd:
Niemand van ons heeft vóór zijn geboorte gekozen wie hij zou worden.
Maar we kunnen wel kiezen wat voor mens we willen zijn tijdens ons leven.
En mens zijn is de grootste gemeenschappelijke deler die voorafgaat aan iedere identiteit die
wij dragen.
Racisme maakt je niet superieur.
Haat maakt je niet sterker.
Een ander kleineren maakt jou niet groter.
Het maakt slechts de angst, onwetendheid en kleinheidzieligheid zichtbaar die je in jezelf
draagt.

Onze keuze is duidelijk:
De keus van menselijke waardigheid.
De keus van gelijkheid.
De keus van het geweten.
Niet de keus van haat maar de keus van menselijkheid.

Tegen racisme, discriminatie en haatzaaiende uitingen.
Voor gelijkheid, vrijheid, solidariteit en menselijke waardigheid.

HTIB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği)

BARIŞ İÇİN YENİ BİR YOL: UMUT, GÜVEN VE DEMOKRATİK GÜVENCELERTürkiye, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümü açı...
14/08/2026

BARIŞ İÇİN YENİ BİR YOL: UMUT, GÜVEN VE DEMOKRATİK GÜVENCELER

Türkiye, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümü açısından yeniden önemli bir tarihsel eşikten geçmektedir. Uzun yıllardır devam eden çatışma ve çözümsüzlük ortamının sona erdirilmesi, yalnızca Kürt halkı açısından değil, Türkiye'de yaşayan bütün halklar ve toplumun geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilen çerçeve düzenleme, bu açıdan yeni bir dönemin kapısını aralamıştır. Ancak bir yasanın kabul edilmesi tek başına kalıcı barışın güvencesi değildir. Asıl mesele, bundan sonra atılacak adımların hangi anlayışla, hangi hukuk çerçevesinde ve hangi demokratik güvenceler altında uygulanacağıdır.

HTİB olarak barıştan, demokratik çözümden ve halkların eşitliğinden yanayız. Ancak barış istemek, geçmişte yaşananları unutmak veya yaşanan deneyimlerden ders çıkarmadan koşulsuz güvenmek anlamına gelmemektedir.

GÜVEN SORUNU ORTADADIR

Bugün toplumun önemli bir bölümünün zihninde haklı bir soru bulunmaktadır:
AKP hükümeti ve devlet, bugüne kadar uyguladığı politikalar ve geçmişte yaşanan deneyimler dikkate alındığında bu kez ne kadar güvenilirdir?

Bu soru görmezden gelinmemelidir.

Çünkü Türkiye daha önce de bir çözüm ve müzakere sürecinden geçti. O dönemde oluşan umutların ardından süreç sona erdi, çatışmalar yeniden başladı ve toplum çok ağır bedeller ödedi. 2013-2015 arasındaki çözüm sürecinin Temmuz 2015'te sona ermesinin ardından çatışmalar yeniden başlamıştı.

Bu nedenle bugün “yeni bir dönem başladı” demek kadar, “Bu kez ne farklı olacak?” sorusunu sormak da demokratik sorumluluğumuzdur.

MASA YENİDEN DEVRİLİR Mİ?

En önemli sorularımızdan biri şudur:
Siyasi dengeler değiştiğinde, iktidarın ihtiyaçları farklılaştığında veya süreçten beklenen siyasi sonuç alınamadığında, bugün kurulan masa yeniden devrilmeyecek midir?

Geçmişte yaşanan deneyimler, bu kaygının toplum açısından gerçek olduğunu göstermektedir.

Barış sürecinin kişilere, hükümetlere veya günlük siyasi hesaplara bağlı olmaması gerekir.

Kalıcı barış, bir hükümetin iyi niyetine bırakılmayacak kadar önemli bir toplumsal meseledir.

Bu nedenle süreç, kişisel veya parti politikası olmaktan çıkarılmalı ve TBMM'nin, hukukun ve toplumun ortak iradesiyle güvence altına alınmalıdır.

“YENİDEN KANDIRILDIK” DUYGUSU YAŞANMAMALIDIR

Kürt halkının ve Türkiye toplumunun geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarının tekrar yaşanmaması gerekir.

Bugün barış adına atılan adımların yarın geri alınması, siyasi aktörlerin yeniden suçlanması, demokratik taleplerin yeniden güvenlik politikalarıyla karşılanması ve toplumun tekrar “kandırıldık” duygusuna sürüklenmesi, yalnızca Kürt halkının değil Türkiye'nin tamamının geleceğine zarar verecektir.

Bu nedenle soruyoruz:
Bugünkü sürecin yarın siyasi koşullar değiştiğinde ortadan kaldırılmayacağının güvencesi nedir?

Hangi somut hukuki ve anayasal düzenlemeler bu sürecin devamlılığını sağlayacaktır?

Kürt halkının elde edeceği demokratik ve kültürel haklar hangi kalıcı hukuk güvenceleriyle korunacaktır?

Bu soruların cevabı verilmeden toplumdan yalnızca güven ve sabır beklemek doğru değildir.

BARIŞIN GÜVENCESİ DEMOKRASİDİR

HTİB açısından gerçek bir barış yalnızca silahların susması değildir.

Gerçek barış; insanların kimliği, dili, kültürü, siyasi düşüncesi ve inancı nedeniyle baskı görmediği; herkesin eşit yurttaş olarak kabul edildiği demokratik bir hukuk düzenidir.

Kürt meselesinin çözümü bu nedenle yalnızca güvenlik politikalarının sona erdirilmesiyle sınırlı tutulmamalıdır.

Anadil hakkı, kültürel haklar, siyasi temsil, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, yerel demokrasi, hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık temelinde kapsamlı bir demokratikleşme süreci yürütülmelidir.

Bu demokratikleşme yalnızca Kürt halkının değil, Türklerin ve Türkiye'de yaşayan bütün halkların kazanımı olacaktır.

BARIŞ BİR PARTİNİN DEĞİL, TOPLUMUN MESELESİDİR

Türkiye'nin geleceğini yalnızca iktidarın veya herhangi bir siyasi hareketin kararları belirlememelidir.

Barış süreci TBMM'nin bütün siyasi partilerinin, sivil toplumun, sendikaların, kadın örgütlerinin, gençlerin, akademisyenlerin ve toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla yürütülmelidir.

Özellikle geçmişte yaşanan deneyimler dikkate alındığında, sürecin şeffaf olması ve toplumun gelişmeler hakkında düzenli biçimde bilgilendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Barışın toplumsal zemini ne kadar geniş olursa, sürecin siyasi değişimlerden etkilenme ihtimali de o kadar azalacaktır.

TÜRKLER VE KÜRTLER İÇİN ORTAK BİR GELECEK

Kürt halkının özgürlük ve eşitlik taleplerinin karşılanması, Türk halkının kaybı değildir.

Tam tersine, Kürtlerin kendi kimliğiyle özgür ve eşit yurttaş olarak yaşayabildiği bir Türkiye, Türklerin de daha demokratik, daha özgür ve daha güvenli yaşayacağı bir Türkiye olacaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey bir halkın diğerine üstünlüğü değil; Türklerin, Kürtlerin ve Türkiye'de yaşayan bütün halkların eşit yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek kurmasıdır.

Bu nedenle demokratik entegrasyon, tek taraflı bir uyum veya asimilasyon değil, eşit haklar temelinde ortak bir yaşam iradesi olarak anlaşılmalıdır.

GEÇMİŞİ UNUTMADAN GELECEĞE BAKMAK

HTİB olarak geçmişte yaşanan acıları ve ağır bedelleri unutmadan geleceğe bakıyoruz.

Barış için geçmişle hesaplaşmanın yolu yeni düşmanlıklar yaratmak değil, yaşananlardan ders çıkararak aynı acıların tekrar yaşanmasını önlemektir.
Bugün önümüzde yeni bir fırsat bulunmaktadır.

Bu fırsatı değerlendirmek istiyoruz.

Ancak aynı zamanda açıkça söylüyoruz:

Barışa evet, demokratik çözüme evet, eşit yurttaşlığa evet.
Fakat geçmişteki deneyimlerin unutulmasına, verilen sözlerin siyasi koşullara göre geri alınmasına ve toplumun yeniden hayal kırıklığına uğratılmasına hayır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey körü körüne güven değil, güvence altına alınmış güvendir.
İhtiyaç duyulan şey yalnızca sözler değil, somut demokratik adımlardır.
İhtiyaç duyulan şey geçici bir siyasi anlaşma değil, kalıcı ve toplumsal bir barıştır.
HTİB olarak Türkiye'de barış, demokrasi, insan hakları ve eşit yurttaşlık temelinde atılacak her adımı desteklemeye devam edeceğiz.
Ancak bu sürecin gerçek anlamda başarıya ulaşabilmesi için iktidara ve bütün siyasi aktörlere çağrımız açıktır:
Geçmişte yapılan hatalar tekrarlanmasın.
Masa bir kez daha devrilmesin.
Barış süreci günlük siyasi hesaplara kurban edilmesin.
Kürt halkının ve Türkiye toplumunun yeniden “kandırıldık” duygusunu yaşayacağı bir sürece izin verilmesin.
Çünkü bu kez başarısız olma lüksümüz yoktur.
Türkiye'nin geleceği, geçmişin çatışmalarını yeniden üretmekte değil; halkların eşit, özgür ve demokratik bir ülkede birlikte yaşayabileceği yeni bir düzen kurmaktadır.
Barışın yolu açıktır. Şimdi bu yolu kalıcı, demokratik ve güvenilir hale getirme sorumluluğu hepimizindir.

HTİB – Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği

Sevgili dostlar,Her yıl olduğu gibi bu yıl da birçoğumuz tatilini Türkiye’de geçiriyor. Kimimiz uçakla ama özellikle kal...
12/08/2026

Sevgili dostlar,

Her yıl olduğu gibi bu yıl da birçoğumuz tatilini Türkiye’de geçiriyor. Kimimiz uçakla ama özellikle kalabalık aileler otomobille Türkiye’ye yolculuk ediyorlar.
Gerek yolculuk, gerekse Türkiye’deki tatil sürecinde birçok güçlükle karşılaştığımız bir sır değil. Bu güçlüklerin en başında bürokratik engeller geliyor.
Sanki bu ülkenin eşit haklara sahip yurttaşları değilmişiz gibi kimi zaman kuralların aleyhimize eğilip, büküldüğüne şahit oluyoruz.
Hükümetin ve bakanlıkların lehimize olduğu söylenen kararlar bile zaman zaman keyfi olarak uygulanmıyor ya da farklı uygulanıyor.
Bu konularda örgütümüze çok sayıda şikayet geliyor. Tatil döneminin sonunda bütün şikayetleri toplayıp ilgili kurumlar düzeyinde dile getirmeyi planlıyoruz.
Bu çalışmaya sizin de katkıda bulunmanıza büyük değer veriyoruz. Tatil döneminde veya daha önce karşılaştığınız güçlükleri, adaletsizlikleri lütfen bize bildirin.
‘Hiç bir yararı olmaz’ diye düşünmeyin. Benzer çalışmaları geçmişte de yaptık ve olumlu sonuç aldık.Yolculuk sırasında Bulgaristan’da karşılaştığımız güçlüklerin bir kısmını Hollanda Hükümeti’nin ve Avrupa Birliği’nin desteğiyle çözebildik.
Unutmamak gerekir ki mücadele etmeden hiç bir hak kazanılmıyor.
HTİB mücadeleci bir geleneğe sahiptir. Nerede olursa olsun eşit haklar konusunda taviz vermeyiz.
Bu konularda görüşlerinizi Facebook’a yazarak, mail veya mektup göndererek bize ulaştırabilirsiniz. Görüşlerini bildiren dostlara şimdiden teşekkür eder, sağlıklı ve iyi bir tatil geçirmenizi dileriz.

Mustafa Ayrancı
Genel Başkan
Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB)

Nee tegen de oorlogseconomie!Op 7 en 8 juli 2026 vond in Ankara de NAVO-top plaats. Een van de belangrijkste onderwerpen...
08/07/2026

Nee tegen de oorlogseconomie!

Op 7 en 8 juli 2026 vond in Ankara de NAVO-top plaats. Een van de belangrijkste onderwerpen op de agenda was de verdere verhoging van de militaire uitgaven. Opnieuw werd bevestigd dat de defensie-uitgaven, die momenteel gemiddeld rond de 2% van het nationale inkomen liggen, tegen 2030 moeten stijgen naar 3,5% en tegen 2035 naar 5% van het bruto nationaal inkomen van elk lidstaat.

Wanneer de NAVO-landen hun bewapening opvoeren, zullen andere landen vanzelfsprekend niet stil blijven zitten. Ook zij zullen deelnemen aan deze wapenwedloop. De wereld dreigt zo te veranderen in een tikkende tijdbom die op elk moment kan ontploffen. Vorig jaar bedroegen de wereldwijde militaire uitgaven ongeveer 2,5 biljoen dollar. Als deze tegen 2035 verdubbelen tot 5 biljoen dollar, wordt de ernst van deze ontwikkeling des te duidelijker.

Het probleem beperkt zich echter niet tot hogere militaire uitgaven. Uit de verklaringen van de NAVO blijkt dat de economieën van de lidstaten ingrijpend zullen worden heringericht op militaire leest. Dit betekent feitelijk een geleidelijke overgang naar een oorlogseconomie. Daarmee dreigen we terecht te komen in omstandigheden die doen denken aan de periode voorafgaand aan de Tweede Wereldoorlog. Dat brengt de hele wereld dichter bij een grootschalig conflict.

De gevolgen zullen niet alleen economisch zijn, maar ook politiek. De geschiedenis leert dat een economie die steeds sterker op militaire doeleinden wordt gericht, de weg vrijmaakt voor autoritaire regimes. Vandaag de dag wordt al ongeveer twee derde van de wereld geregeerd door autoritaire systemen. Als de NAVO-plannen werkelijkheid worden, zal deze autoritaire tendens zich verder over de wereld verspreiden en zullen ook landen die nu nog democratisch worden bestuurd, onder deze druk komen te staan.

In Europa, dat vaak wordt beschouwd als de bakermat van de democratie, is de groeiende invloed van racistische, vreemdelingenvijandige, extreemrechtse en autoritaire krachten al meer dan voldoende reden tot grote bezorgdheid. Voor onze ogen worden democratische waarden stap voor stap uitgehold, terwijl autoritaire partijen steeds sterker worden. Het is niet moeilijk te zien in welke richting deze ontwikkeling gaat. Het is duidelijk dat we worden geconfronteerd met een ernstig gevaar, waarvan de gevolgen verstrekkend kunnen zijn. Daarom is het noodzakelijk dat alle democratische krachten nu al in actie komen en zich tegen deze plannen uitspreken.

Als maatschappelijke organisatie handelt HTİB vanuit dit besef en verzet zij zich tegen het bewapeningsbeleid van de NAVO. De mensheid heeft nog nooit meegemaakt dat bewapening duurzame vrede heeft gebracht. Een wapenwedloop vergroot juist de kans op oorlog. De kleinste vonk kan uitmonden in een ramp die de hele mensheid bedreigt.

Het is aan ons om deze ontwikkeling een halt toe te roepen. Het enige wat we hoeven te doen, is onze stem laten horen en ons verzetten tegen degenen die oproepen tot oorlog.

Nee tegen oorlog, ja voor vrede!

Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB)

Savaş ekonomisine hayır!NATO zirvesi 7-8 Temmuz (2026) tarihlerinde Ankara’da toplandı. Diğer konuların yanısıra zirveni...
08/07/2026

Savaş ekonomisine hayır!

NATO zirvesi 7-8 Temmuz (2026) tarihlerinde Ankara’da toplandı. Diğer konuların yanısıra zirvenin ana konusu silahlanma harcamalarının artırılmasıydı. Şu anda ortalama %2 civarında seyreden silahlanma harcamalarının 2030’da her ülkenin ulusal gelirinin %3,5’na, 2035 yılındaysa %5’ine çıkarılması yeniden teyid edildi.

Elbette NATO ülkeleri silahlanmayı artırınca diğer ülkelerin elleri de armut toplamayacak, onlar da yarışa katılacaklar. Adeta bütün dünya her an patlamaya hazır bir bombaya dönüşecek. Geçtiğimiz yıl bütün dünyadaki silahlanma harcamalarının 2,5 trilyon dolar olduğunu ve bunun 2035 yılında katlanarak 5 trilyon dolara yükseleceğini gözönünde tutarsak konunun önemi daha iyi anlaşılabilir.

Elbette sorun sadece silahlanma harcamalarının artırılması değildir. Yapılan açıklamalara bakarsak NATO üyesi ülkelerin ekonomilerinin askeri temellerde yeniden yapılandırılmasının planlandığını görüyoruz. Bu kelimenin tam anlamıyla adım adım ‘savaş ekonomisi’ne geçiş demektir. Yani İkinci Dünya Savaşı öncesi koşullara benzer bur durum ile karşı karşıya kalacağız. Bunun bütün dünyayı ateşe atmaktan bir farkı yoktur.

Olay sadece savaş ekonomisine geçmekle kalmayacak, kaçınılmaz olarak siyasi sonuçları da olacaktır. Tarihsel deneyimden biliyoruz ki, ekonominin asker temellerde yapılandırılması otokratik rejimlerin önünü aҫar. Bugün zaten dünyamızın üçte ikisi otokratik rejimler tarafından yönetiliyor. NATO’nun planları gerçekleşirse otokrasi rüzgarı bütün dünyayı saracak ve bugün demokrasi ile yönetilen ülkeler de bu kervana katılacaktır.

Demokrasinin beşiği sayılan Avrupa’da ırkçı, yabancı düşmanı, aşırı sağ ve otokratik güçlerin artan etkinliği alarm zillerinin çalması için yeter de artar bile. Gözlerimizin önünde demokratik değerlerin adım adım aşındırılması ve otokratik partilerin güçlendirilmesi gerçekleştiriliyor. Bu sürecin nereye doğru evrileceğini görmek için zeki olmaya gerek yoktur. Sonuçları ağır olacak bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu nedenle bütün demokratik güçlerin şimdiden harekete geçip bu planlara karşı çıkması gerekir.

Bir sivil toplum örgütü olarak HTİB bu bilinçle hareket ediyor ve NATO’nun silahlanma politikalarına karşı çıkıyor. Silahlanarak barışın sağlandığına insanlık henüz tanık olmadı.Silahlanma yarışı ister istemez savaşa yol açabilir. En küçük bir kıvılcım bütün insanlığı yok edecek bir felaketle sonuçlanabilir. Bu gidişe dur demek ellerimizdedir. Yapmamız gereken tek şey sesimizi yükseltmek ve savaş çığırtkanlarına karşı çıkmaktır.

Savaşa hayır, barışa evet!

Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği (HTİB)

Adres

Eerste Weteringplantsoen 2C Amsterdam
Amsterdam
1017SJ

Telefoon

020-6221820

Meldingen

Wees de eerste die het weet en laat ons u een e-mail sturen wanneer HTIB nieuws en promoties plaatst. Uw e-mailadres wordt niet voor andere doeleinden gebruikt en u kunt zich op elk gewenst moment afmelden.

Contact

Stuur een bericht naar HTIB:

Snelkoppelingen

Delen